Tarih boyunca iktidar hırsıyla kardeşini öldüren, evlatlarını boğan ve saltanatını sürdürmek adına her türlü vahşeti meşru gören yönetim anlayışları, hükmettikleri toplumların geleceğini karanlığa mahkûm etmiştir. Gücün yalnızca hanedanın çıkarları için kullanıldığı, adaletin sadece hükümdarın keyfine göre şekillendiği bir düzende, halk ancak korku ve baskı ile yönetilir. Peki, böyle bir zihniyetin devamında yükselen bir devlet nasıl bir yer olur?
Korku İmparatorluğu ve Bireysel Özgürlüklerin Yok Edilişi
Saltanatı korumak adına kan bağı dahi hiçe sayılan bir sistemde, halkın güven içinde yaşaması mümkün değildir. İnsanlar her an bir ihanetle suçlanabileceklerini, en yakınları tarafından bile ispiyonlanabileceklerini bilirler. Özgürlük ve ifade hürriyeti lüks haline gelir; kimse fikirlerini yüksek sesle söyleyemez, çünkü sadakatsizlikle suçlanma korkusu her şeyin önündedir.
Devlet yönetimi, halkın yararına olmaktan çıkar, yalnızca iktidarın devamı için bir araç haline gelir. Bürokrasinin en tepesinde sadakatten başka hiçbir niteliğe sahip olmayan dalkavuklar yer alır. En yetenekli, en zeki bireyler tehdit olarak görüldüğü için ya öldürülür ya da sürgüne gönderilir. Devletin aklı yerine hükümdarın kaprisleri geçerli olur ve bu da toplumun geri kalmasına sebep olur.
Bilimin ve Aklın Yerine Korku ve Hurafelerin Geçmesi
Baskıcı bir yönetim altında bilim, sanat ve felsefe gelişemez. Eleştirel düşünce yasaklanır, yalnızca hükümdarın hoşuna giden fikirler desteklenir. Hükümdarın buyruğuna aykırı düşen bilimsel buluşlar ve yeni fikirler, tehdit olarak algılanır ve yasaklanır. Sonuç olarak, toplum zamanla durağanlaşır, çağın gerisinde kalır ve dünya sahnesinden silinir.
Özgür düşüncenin olmadığı yerde dogmalar ve hurafeler yaygınlaşır. Eğitim sistemi sorgulayan bireyler değil, sadece itaat eden kullar yetiştirir. Cehalet yayılırken, halk kolayca manipüle edilir ve yönlendirilir.
Ekonomik Çöküş ve Sosyal Eşitsizlik
Güçlü ekonomiler, üretken, yenilikçi ve girişimci bireylerin katkılarıyla gelişir. Ancak baskıcı rejimlerde insanlar geleceğe dair umutlarını yitirir ve ülkelerinin kalkınmasına katkıda bulunmak yerine fırsat buldukça kaçmanın yollarını ararlar. Beşeri sermaye erir, yetenekli bireyler göç eder, ekonomi çöküşe sürüklenir.
Halkın büyük bir kısmı sefalet içinde yaşarken, yalnızca saraya ve onun çevresine yakın olanlar refah içinde yaşar. Adaletsiz bir gelir dağılımı toplumsal huzursuzluğu körükler ve devlet içindeki çürüme hızlanır.
Çöküş Kaçınılmazdır
Zorbalıkla kurulan düzenler sonsuza kadar ayakta kalamaz. Tarih, en zalim hükümdarların bile gün gelip devrildiğini defalarca göstermiştir. Kendi kardeşlerini, çocuklarını boğarak tahta çıkanlar, sonunda halklarının nefretini kazanır ve ya bir isyanla devrilir ya da iç çürüme sonucu tarihin tozlu sayfalarına gömülür.
Bugün eğer bir toplum, geçmişteki bu vahşi yönetim anlayışının mirasını savunmaya devam ediyorsa, onun kaderi de farklı olmayacaktır. Halkın egemen olmadığı, hukukun üstün olmadığı, bireysel hak ve özgürlüklerin tanınmadığı bir yönetim asla sürdürülebilir değildir. Gerçek adalet, halkın iradesinin özgürce yönetime yansıdığı, liyakat sisteminin esas alındığı, düşünce ve bilimin önünün açıldığı bir düzende mümkündür.
Tarih bize öğretmiştir ki, zulümle abad olunmaz.