1923, emperyalizme karşı verilen büyük mücadelenin zaferle taçlandığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı yıldır.
Bu dönem, 1938 Kasım’ına kadar süren, halkın iradesine dayalı, bağımsız ve kalkınmacı bir ulus yaratma sürecinin başlangıcı olmuştur. Ancak, Atatürk’ün vefatının ardından bu sağlam temeller üzerine gölge düşmeye başlamış, çok partili siyasi düzen içine sızan çıkar çevreleri, ulusal egemenliği zedeleyen adımlar atmıştır.
1950’lerden itibaren milli meclis anlayışı giderek aşınmış, halkın devleti kavrama ve yönetme gücü zayıflatılmıştır.
1970’lere gelindiğinde bu çarpık düzen, toplumsal huzursuzlukları artırmış ve özellikle öğrenci hareketleri ile basın dünyasında yankı bulmuştur. Halkın refahını ve egemenliğini önceleyen, yeniden milli bir sisteme dönüş talepleri yükselirken, bu haklı talepler kasıtlı olarak sınıf çatışmaları eksenine yönlendirilmiş, böylece toplum içindeki ayrışmalar körüklenmiştir.
1980’lere yaklaşırken, Türkiye’nin ulusal birlik ve beraberlik arayışı emperyalist güçler tarafından dikkatle takip edilmekteydi. Özellikle 1977 itibarıyla, terörün etnik temele kaydırılması için Abdullah Öcalan sahneye sürülmüş ve Kürt halkının talepleri sınıf ekseninden uzaklaştırılarak ayrılıkçı bir söyleme hapsedilmiştir. Bu süreçte, bir yandan emperyalistlerin güdümünde milliyetçi görünümlü ama özünde Batı’ya bağımlı gruplar oluşturulmuş, diğer yandan Anadolu köylüsünün devrimci karakterini yok etmek için dini gruplar sahneye çıkartılmıştır. 1975’te sahneye sürülen Fetullah Gülen yapılanması da bu planın önemli bir ayağı olmuştur.
Toplumun tabanında başlayan bu ayrıştırma operasyonu, devletin kurumlarına da sirayet etmiştir. Olağanüstü hâl valilikleri, çevik kuvvet yapılanmaları ve askeri iç karışıklıklarla ülke tam anlamıyla bir kaos ortamına sürüklenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde dahi bu planın farkına varamayan veya farkına varıp da uzun vadeli hesaplar yapan kesimler bulunuyordu. Para ve iktidar hırsı, bu mücadeleyi bir ileri bir geri götüren bir oyuna dönüştürdü. Günlük hayat, çatışmalar, suikastlar, protestolarla dolmuş, halkın devrimci gücü ise Kürt-Türk, sağ-sol, dinci-laik eksenlerinde parçalanarak heba edilmiştir. Bu sürecin en büyük destekçisi, beklenildiği gibi, doğrudan askeri müdahale olmuştur.
1980 darbesi, toplumda yükselen bu gerilimi bir gecede bastırarak sağı, solu ve dini yapıları etkisiz hale getirmiştir. Ancak, bu baskı ortamında bile hiçbir kesim çıkıp, “Bu büyük oyunu nasıl bozarız?” sorusunu sormamış, aksine herkes kendi küçük tartışmalarına hapsolmuştur. Öyle ki, emek ve hak mücadelesi dahi tabanda farklı kimliklerle manipüle edilmiş ve hiçbir kesim, gerçek anlamda ulusal bir uyanış için örgütlenmemiştir. Bunun sonucunda, halk politik sahneden tamamen uzaklaştırılmış, sendikalar ve partiler kapatılmış, bireysel bilinçlenme dahi engellenmiştir. Buna rağmen, sağ ve sol söylemleri devam etmiş, ancak gerçek düşman ve tehdit hiçbir zaman sorgulanmamıştır.
Bugün de aynı oyun, farklı sahnelerde oynanmaktadır. Bu kez, partiler aracılığıyla halkın iradesi yönlendirilmekte, yapay ayrımlar keskinleştirilmekte ve kim daha milliyetçi, kim daha sosyalist, kim daha muhafazakâr tartışmaları ile ulus bilinci gölgelenmektedir. Asıl mesele ise göz ardı edilmektedir: Hiç kimse Atatürk’ün ortaya koyduğu ulus bilinci, tam bağımsızlık ve halk egemenliği ilkelerinden bahsetmemektedir. Çünkü bahsetmeleri demek, bu yapay ayrılıkların sona ermesi ve emperyalizmin bu topraklardaki hesaplarının bozulması demektir.
Atatürk’ün mirası, sadece anma törenleriyle değil, onun düşünce sistemini, ekonomi ve yönetim anlayışını yeniden dirilterek yaşatılabilir. Gerçek ulusal birlik, ancak bu bilinçle hareket edildiğinde sağlanabilir. Bugün, bizlere düşen görev, Atatürk’ün gösterdiği yolda ilerleyerek, bireysel ve toplumsal hafızamızı yeniden inşa etmek, bağımsızlık ruhunu diri tutmak ve emperyalist oyunları boşa çıkarmaktır.
Fuat YEŞİLKAYA
09.02.2025