KÜRESEL YALANLAR VE İKLİM ANLAŞMALARI

KÜRESEL YALANLAR VE İKLİM ANLAŞMALARI

GÖRÜNMEYEN KAFES VE YENİ DÜZENE GİDEN YOL

Bir sabah uyandığınızda dünyanın eskisi gibi olmadığını fark ettiniz mi? Her şeyin daha hızlı, daha yoğun, ama aynı zamanda daha boğucu hale geldiğini? Gökyüzü hala mavi, ancak biz artık oraya bakmıyoruz. Gözlerimizi yere indiriyor, avuçlarımızın arasındaki ekrana gömülüyoruz. Peki, bu ekrandan bize ne gösteriliyor? Kıyamet senaryoları, sürekli tekrarlanan korku mesajları, “dünyayı biz mahvettik” safsatası ile değişim süreçlerini empoze ediliyor.

Bize anlatılan hikâyeye ya da algı çalışmalarına göre, sanayileşme dünyayı mahvediyor, insan faaliyetleri gezegeni geri dönüşü olmayan bir felakete sürüklüyor. Oysa dünyanın geçmişte defalarca büyük iklim değişiklikleri yaşadığını biliyoruz. Binlerce yıl önce Avrupa’nın çoğu buzullarla kaplıydı, Sahra ise yemyeşil ormanlarla doluydu. O zaman sanayi mi vardı? Fosil yakıtlar mı kullanılıyordu?

Ama şimdi farklı bir şey yapılıyor. Korku bir silah gibi kullanılıyor. “Karbon salınımızı azaltmazsak dünya yok olacak” diye feryat edenleri dinliyoruz. Peki, dünyayı yok etmek isteyen gerçekten biz miyiz, yoksa büyük enerji devlerinin, finans merkezlerinin, devletlerin ve uluslararası sözleşmelerin ardındaki güçlerin Tanrı’yı kıyamete zorlama hedefleri mi?

Karbon kotaları, karbon vergileri, karbon kredileri… Bunlar bizlere gezegenimizi kurtarmaya yönelik birer fedakârlık olarak sunuluyor. Ancak aslında neye hizmet ediyor? Birileri karbon kredilerini alırken neden diğerleri fabrikalarını kapatmak zorunda kalıyor?

Peki ya hava olayları? Hayvan katliamları, aşırı yağmurlar, kuraklıklar, sel felaketleri… İklim değişikliği mi, yoksa iklimin kontrol edilmesi mi? Yağmur yağdırma ya da durdurma tekniklerinin onlarca yıldır geliştirildiğini bilen kaç kişi var? Gerçekten sürüklenmekte olduğumuz bu kaotik düzende, doğayı anlamak yerine bize sunulan hikâyelere mi inanıyoruz?

Bütün bunların yanı sıra bu esnada, dünyanın ekonomik ve siyasi haritası da yeniden çiziliyor. Çevre koruma kisvesi altında yeni bir ekonomik düzen inşa ediliyor. Mezopotamya Projesi ile başlayan Büyük Ortadoğu Projesi’nin ve hatta Kyoto Sözleşmesi’nin perde arkasında büyük bir yeniden paylaşım planı yatıyor. Petrol, yeraltı madenleri, yeraltı ve üstü su kaynakları, tarım arazileri ve enerji yolları yeniden paylaşılıp kullanımı planlanıyor.

Bu sürecin ortasında yer alan Türkiye bu sebeplerle, sadece coğrafi olarak değil, enerji yolları, yer altı zenginlikleri ve jeopolitik konumuyla da kritik bir hedef konumunda. Halkın baskı altında tutulması, ekonomik krizlerle fakirleştirilmesi ve korku imparatorluğu yaratılarak algı operasyonlarıyla susturulması da bu planları bir parçası aslında. Medya eliyle sunulan sahte ya da üretilmiş gündemler, Alaycı kuşların kullanıldığı algı operasyonlarıyla gerçekleri maskeliyor. Halk kutuplaştırılıyor ve bir bütün halinde hareket etmesi, akıl yürütmesi engelleniyor. Gerçekte ise olanları sorgulamayan, sadece kendisine gösterileni izleyen bir toplum yaratılıyor.

Bu büyük planın bir başka bileşeni de jeopolitik dönüşümler. Küresel güçlerin, dini ve tarihi merkezleri yeniden şekillendirme projeleri uzun zamandır devam ediyor. Papa’nın söylemleri, şehirlerin siyasi ve dini misyonlarını değiştirme stratejilerine dair ipuçları veriyor. Vatikan, yüzyıllardır süren sessiz ama etkili bir planın parçası olarak, küresel otoritelerle iç içe ilerliyor.

Peki, Küresel iklimde, yeşil enerjide ve akıllı şehirler projesi uygulamalarının pilot bölgelerinden İstanbul neden sık sık gündeme getiriliyor? İstanbul, sadece coğrafi bir merkez değil, aynı zamanda medeniyetlerin keskin dönüş noktalarından biridir. Onu geri almak, elbette sembolik bir zafer olacaktır. Yeni Roma hayali mi, yoksa Vatikan benzeri dini bir merkez mi? Belli ki, küresel güçler İstanbul’u sürekli gündemde tutarak gelecekte bambaşka bir rol biçmeye hatta küresel dünyanın yeni yönetim merkezi olması için hazırlanıyorlar.

Bizden istenen düşünmeden, sorgulamadan söylediklerine inanmamız suretiyle basit bir yaşam formu ile yaşamamız ya da ölmemiz. Ancak düşünmeye, sorgulamaya başladığımız an, görünmeyen kafesi fark ederek büyük çoğunluk olarak küçük azınlığa karşı durabilirsek zaman, gerçekten özgürlüğümüze kavuşabiliriz.

Bununla birlikte unutmamalıyız ki, bizlere dayatılan bu küresel oyunlara karşı durabilecek en büyük güç, Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı akıl ve bilim yoludur. O, “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek, milletlerin ancak kendi kaderlerini kendilerinin çizebileceğini vurgulamıştır. Küresel güçlerin planları karşısında sessiz kalmak, boyun eğmek, esaretin başka bir biçimi olacaktır. Atatürk, “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir” diyerek, bireylerin sorgulayan, düşünen ve akılcı bir şekilde hareket eden birer vatandaş olması gerektiğini vurgulamıştır.

Kemalizm’in temel ilkeleri; bağımsızlık, halk egemenliği ve bilimsel düşünce, bizlere dayatılan korku imparatorluğuna karşı en güçlü panzehirdir. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle milletin iradesini her şeyin üstünde tutan bir liderin mirasçıları olarak, bizler de sorgulamayı, aklı ve bilimi rehber edinmeliyiz. Unutmamalıyız ki, “Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar; önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istikballerini kaybederler.” Gerçek özgürlük, ancak hakikati arayan, sorgulayan ve iradesini hiçbir gücün tahakkümüne bırakmayan bireyler ve milletler için mümkündür.

Güneş Altuner

04.04.2025

Bunlara da bir göz atın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir